Sadece Başbakan değil, kadın-erkek eşitliğini yanlış anlayan. Bu bir kültür ve sistem sorunu. Toplumsal önyargıların, hele de 'düzeni' dönüştürmeye niyetlenmiş olanlara karşı geliştirilen inatçı itirazların güçlendirdiği bir dizi yanlışlıklar komedisi.
Bir kanaat, öyle ya da böyle siyasi itibara sahip biri tarafından telaffuz edildiğinde, kemikleşme eğilimi gösterir. Süreç içinde kendi taraftarlarını yaratır veya mevcut tarafları güçlendirir. O sözü söyleyen, elbet sözün varacağı yeri hesaba katmıştır. Ne var ki, hiç endişeli değildir, zira kanaatini pamuklara saracak bir kitlesi, karşısında hazır ve nazırdır. Ve söz ağızdan bir kez çıkar. Üstelik kurgulanmış konuşma metinleri ne kadar kontrollü ve ‘siyaseten doğru’ ise, anlık reflekslerle ağızdan dökülüverenler de o kadar ‘gerçek’tir. Tabii ki anladınız: Başbakan’ın siyaset tarihine geçen son incisinden söz ediyorum. “Kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” başlıklı son çalışmasında da belirttiği gibi Başbakan, kız kardeşlerimizin yüzlerce yıldır mücadelesini verdiği eşitliğe hiç mi hiç inanmadı. Teşkilatı da, sempatizanı da, tabanı da buna inanma ihtiyacında değildi. Sahi, eşitlikten ne anlıyorlardı acaba?
Bu örneği kolumuzun altına alıp, bunu bahane edip diyelim, eşitlik, feminizm, demokrasi gibi, üzerinde zinhar uzlaşamadığımız, uzlaşmak mümkün olmayınca da “farklılıklarla birarada yaşamak zenginliktir” gibi uydurularla içimizi rahatlattığımız kavramlara bir göz atalım.
“Kadın-erkek fırsat eşitliği diyoruz. Haklar konusunda eşitlik diyoruz. Yoksa fiziki eşitlikten bahsetmiyoruz. Kadın-erkek fiziki olarak hiçbir zaman eşit olamaz. Bu mümkün değil. Mümkün olur mu? Erkek erkektir, kadın kadın. Ama bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır. Her ikisi birarada olduğu zaman birbirini tamamlar ve o zaman aile meydana gelir.”
Başbakan, Hatay’da okul açılışında yaptığı konuşmada böyle diyordu. Eşitliği, biyolojik kadın ve erkeklerin fiziksel olarak aynılaşması olarak tarif eden bir bilinçaltının ürünü bu sözler. Eksik bilgi. Belki de doğrusunu siyaseten reddetmenin sonucu. Bazen eksik bilmeyi erdem sayarız çünkü!
Sadece Başbakan değil eşitliği yanlış anlayan. Bu bir kültür ve sistem sorunu.Toplumsal önyargıların, hele de ‘düzeni’ dönüştürmeye niyetlenmiş olanlara karşı geliştirilen inatçı itirazların güçlendirdiği bir dizi yanlışlıklar komedisi... Sözlü kültürden gelen bir toplumun, sözle üretilebilecek yığınla anafikir olduğu halde, -genlerindeki kolaycılık ve fırsatçılıktan belki de- bu olanağı kullanmayıp duyduğuyla yetinmesinin bir sonucu... Oysa kütüphaneler eşitliğin ne olduğunu anlatan metinlerle dolu.
Mitler her ne kadar kadınların ‘ata’sının bir kaburga kemiği olduğunu söylese de, feministler hiçbir zaman kemik ve kas hesabı yapmadı; bir erkek 100 kilo yükü kaldırıyorsa ben de kaldıracağım demedi. Bunun adı argoda başka bir şeydi.
Feministler şunu yaptı: Haklar ve özgürlüklerde çifte standarda karşı çıktı. Bir cinsin sırf bedensel yetenekler ve o meşhur/meşum öğretilerden dolayı bir diğer cins tarafından ezilmesine, simgesel ve fiziksel olarak yok edilmesine itiraz etti. Hakkımız hukukumuz konusunda karar verenler kadınları da görsün diye emeğimizi görünür, sesimizi duyulur kıldı.
Feminizm öcü değil.Tıkır tıkır işleyen bir düzen var. Bu düzende kadınlara ayrılmış localar belli. Ya hakkını, emeğini, kimliğini, bedenini, özgürlüğünü savun ve lanetlen; ya da eril dile itaat et, hak savunusuna itiraz et, erkek aklına hizmet et ve mutlu ol! İlkinde olduğu kadar, ikinci locadakiler de bizleriz; bizim güçsüzleştirilmiş olanlarımız onlar, sözü yok edilip patates çuvalı gibi bir kenara itilmiş olanlarımız. Onlar da biziz. Ama dönüşebiliriz. Bedenimiz üzerindeki tasarrufumuzu savunmanın bizi ‘kötü kadın’ yapmayacağını, feministlere katılmanın evdeki kocamıza düşman olmamız anlamına gelmeyeceğini, çocuğumuz tembel veya suça meyilliyse, sırf anneyiz diye suçluluk duymamamız gerektiğini çünkü onu yetiştirenin sadece anne olmadığına önce kendimizi ikna etmeyi... Bunları ve çok daha fazlasını öğrenebiliriz.
İşte o zaman, eşitlik korkulacak bir şey olmaz. O zaman, başbakanlar dahil kimse, özü insanca yaşamak olan bir kavrama öcüymüş gibi bakmaz. İşte o zaman biz, kendimizi iyi ve güvende hissederiz.
Eşitlik talebi elbette ki kemiklerimizin ağırlığını, kaslarımızın sayısını, kıllarımızın oranını eşitlemek için değildir. Eşit ücret, eşit yurttaşlık, eşit haklar içindir. Bunda anlamayacak ne var? Yalnızca fırsat eşitliği deyip geçemeyiz. Siyasetçiler mesailerini geçirdikleri Meclis’e dikkatle baksalar bunun ‘fırsat’tan çok daha öte bir konu olduğunu görürler. Neden yasalarda kadınların siyasi mekanizmalarda görev almasına engel olmadığı halde bu kadar azız Meclis’te? Kadınların kendilerine ait taşınır-taşınmaz mallara dair sahiplikleri kritik eşiğin bile altındayken, siyasete erkek dili bu kadar hakimken, kent değiştirmek ya da sabahlara kadar genel kurul salonlarında kalmak evdeki çocuğun ihmali anlamına gelip kadınlara “Ne biçim annesin sen” diye geri döneceğinden... Hangi birini sayalım? Demek ki eşit fırsatlar yaratmakla olmuyormuş değil mi?
Feminizm, bir yapabilirlik mücadelesidir. Eşitliğe inanmayanlar için ise kadınların aklına nifak sokup düzeni bozan, kutsal aileyi darmaduman eden bir şey... Çünkü feminizm, ailenin anti-tezidir, bir bölücülük pratiğidir kimilerine göre. Toplumu kadınlara ve erkeklere böler! Kadınlar seslerini çıkarırsa aile dağılır çünkü! Vur tahtaya!
Feminizme haşerat muamelesi yapanlar sadece eşitlik karşıtları mı? Değil. “Ben kadın-erkek eşitliğini her zaman savunuyorum, ama Allah sizi inandırsın feminist değilim” diyenleri ne yapacağız? Onlara öğreteceğiz, eşitliğe inanmışsan feministsin diyeceğiz. Ne güzel bak, hayatta yapıcı bir ideolojin oldu diyeceğiz. Bu ‘izm’in içinde kendini tarif etme becerisinin, demokrasiyi içselleştirme deneyimiyle baş başa gideceğini, bunun da bizi iyi yurttaş yapacağını anlatacağız onlara. Gündelik siyaset eşitlik tartışmaları odağında anti-feminist literatürü geliştirmeye kendini adamış olsa da, biz yılmayacağız. Yıkıcı ideolojilere, örnekse savaşa veya muhafazakârlığa nasıl mesafeleneceğimizi birlikte öğreneceğiz. Ama bu yolculukta, feminizmi yakasında rozet gibi taşıyan kadınlardan da olmayacağız; bir yandan kıdemli feminist olmakla övünürken, diğer yandan her türlü ezici politikaya dair öğrenilmiş davranışlarını bir kenara bırakamayıp, cinsiyetçi, ayrımcı, kimi zaman şiddet ve nefret içeren dile teşne kadınlar olmayacağız.
Bizim yapacağımız iş belli: Eşitliğin evrensel tahayyülde kadın-erkek hepimiz için kurtarıcı bir mücadele olduğuna inanmak. Buna da artık kimi inandırabilirsek... Demokrasiyi inkâr etmeyen, eşitliği de edemez. Zira toplumsal cinsiyet eşitliği demokrasinin bir gereğidir. Sizce de öyle değil mi?
SELEN DOĞAN
RADİKAL 2 / 08/08/2010