14 Ağustos 2010 Cumartesi

ben, telaşlarında..

birinin kadını olmak


başka hiç kimse tarafından dokunulmamak, konuşulmamak, bakılmamak hatta!
biraz korunmak, biraz şımarmak...
bir kaç çeşit yemek yapmak, istiklal caddesinde sıkı sıkı elini tutmak,
belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek,
bir yerlerde çay içmek,
pazar sabahı kahvaltısı etmek uzun uzun,
sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

neden mi?


herkesin eli tutulmaz,
herkesle film seyredilmez,
herkesle çekirdek çitlenmez,
herkesin kadını olunmaz da o yüzden!

içinden gelmeli...
hücrelerine kadar hissetmeli, dna larına kadar bilmeli insan!
düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.
bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa, kafa da hiç karışmaz ya, olsun!
oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...

kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!


sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları görmek istiyorum telefonumda.
gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum. özlemek istiyorum birini.
çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum.
dayanamamak istiyorum!
çalışırken, düşünmek istiyorum sonra onu! aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara...
gülümsediğim için daha çok çalışmak...


birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin istiyorum beni, hiç sevilmediğim gibi...



biri o kadar çok sevsin ki beni, hatalarımı da sevsin istiyorum!
o kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!


kıskansın istiyorum biri beni!
sorsun istiyorum "neredesin" diye, "hımm kim aradı bakayım" diye!
ben sormam ama, korkmasın. o sorsun!


"biliyo musun ne oldu?" ile başlayan heyecanlı cümlelerimin sonuna kadar tahammül etsin istiyorum biri bana. mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin sonuna kadar.

ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler olmuştur.
ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine bulmuşum gibi heyecanla ve öneminin üzerine basa basa anlatırım ya, dinlesin işte. "ya, evet, çok mühim bir şeyler olmuş" falan desin bi de sonunda...


şimdi ben istesem istiklal caddesinde birinin elini tutup gezemem mi?
istesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film seyretmeyi de başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?


şimdi ben yalnız olmak istemesem, yalnız olur ve bunları da yazıyor olurmuydum? hiç sanmam!
birinin elini tutmakla, birinin elini, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
ya tutarsın ya da tutmazsın ya da, tutmuş gibi yaparsın işte.


ben yapmam!


bunu zaten bilirsin.


kimin elini tutacağını yani.
deneyerek bulmazsın.
sadece bilirsin.


bilmek!


açıklaması yok.
ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle istiklal caddesine gitmeyeceğim!
heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye yemek yapmayacağım!
repliklerin bir anlamı yoksa, kimseyle film seyretmeyeceğim.
zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak...

çekirdek mutlaka olsun!


Yasemin Pulat


ve ben birinin kadını oldum.. :) mutluluk, hayat böyle bir şey olsa gerek!
teşekkürler hayat!

12 Ağustos 2010 Perşembe

Eylül'de ilk iş..

Evet evet, ilk iş bunlardan yapmaya başlamak olcak!

Çok severim ki ahşap rölyefini ben aslında(: yıllardır neden bunu yapmak istemedim, bilemedim..

Minnacık detaylara dikkat ederek harika bir tablo yaratabilmek rölyef! Yapıcam, yapıp sergi bile açarım belki, ne belli(:

Daha da güzel örnek var tabi;





Böyle bir çay malzemeleri koymak için dolap..
(şarap konseptlisi daha mı iyi olur ne:))
;








Ya da Osmanlı'dan ataerkil bir tabloya eş bir anaerkil rölyef ;) (photoshopla değiştirmek isterdim tam da bu an!) Bir yandan da her gittiğim yerden topladığım 'Kadın' Halleri var tabi.. 








Birleşince, ileride, çok ama çok güzel olacak evimizin duvarı.. Yanında çalışma masası, karşısında nargile ve konsepti .. Güzel olacak, güzel..

Zorunluluk farkında değilsen eğer, istek haline dönüşebilir!

Toplumsal cinsiyet,


Kadın ve erkeğin rolleri..

Kadın narindir, zayıftır, korunandır, duygusaldır, anaçtır vs..
Erkek güçlüdür, hırslıdır, koruyandır, ağlamaz, duygusal davranmaz vs..


Gündelik örneklere gelecek olursak, bir kadına doğum izni verilip erkeğe verilmemesi; siyasi mekanizmada %9.1 lik kadın milletvekilinin olması, %0 müsteşar kadın %0 kadın vali olması.. bunlar çoğaltılır; 50-50 gibi bir durum da yoktur ne seçilme ne atanma durumunda..


En iyi mühendis tabi ki erkektir, en iyi doktor erkektir, en en en hep erkektir!

Bu kadınlar için de erkekler içinde dezavantajlı bir durumdur. Erkeklerin en olması bağımsız olması duygusal olmaması gerekir; kadınların da bir yere gelebilmesi erkeklerin yaptığı işleri yapabildiğini göstermesi için buna yeterliliğinden ziyade başka bir şeyleri de aşması lazımdır.


Kadın milletvekili olabilmek için: 3 dil bilmek bilmem ne mezunu olmak, kariyer yapmış olmak, piyano çalmak, ata binmek vs gibi içsel kabul ettiğimiz dışarda kanun ya da ön şart olarak göremediğimiz ön kabuller varken erkek milletvekilleri için ilkokul mezunu olması yeterliliğini göstermeye yeterdir.


Ailede bir durum vardır; düşünün bir anne nasıl işler yapar gün boyunca(çalışsa da) erkek ne gibi işler yapar?burda bunu tek tek yazmak özellikle kadının sorumlulukları açısından uzun olacak diye yazmamaktayım..


Her kadının farklı bir sorunu var, ama aslında bir o kadar da aynı olan sorunu.. ne kadar dışımızda gibi gelse de ıraktaki kadınlarla aramda çok da fark yoktur doğrudur.. zorunluluk farkında değilsen eğer istek haline dönüşebilir!kadınların geceleri dışarı çıkmasına cık cık yapanların sadece erkek olmaması gibi, işte cık cıklayan kadınlar aslında var olan rollere uyum sağlarsa bir şey kaybetmeyeceğini KADINlığının pekişeceğini düşündüğünden diğerleri de mücadele etmesin HANIM HANIMCIK olsun diye cıkcıklarlar aslında...


Toplumsal rollerimizle iş bölümünü karşılaştırdığımızda ise çok acı ama gerçek bir durumla karşılaşırız.


Misal, aşçı olan bir erkek evine geldiğinde karısından yemek bekler neden? Gayet basit dışarda birileri için yaptığı yemekteki emek çok değerlidir, parasal karşılığını alabilir çünkü! ama evde kadının yaptığı o çamaşır yıkama, yemek yapma, temizlik yapma, çocuğuna bakmak bunlar zaten olması gerekenlerdir!


Kapitalist sistem için iş bölümü çok büyük bir kazançtır. Yüzyıllar önce ayrılmış iş bölümünde kadınlar sisteme çok ama çok kazanç sağlamaktadırlar. Nasıl mı? Kreş masrafı, okul öncesi eğitim masrafı, temizlik, yemek masraflarından kurtarır bir kadın...Erkekleri bir sonraki iş gününe hazırlar böylece sistem çok daha iyi işler.aa belki de en önemlilerinden: Kadınlar sistemin gelecekteki çalışanlarını büyütürler. Hani fizyolojik olarak bir doğurganlık verilmiş ya.. Bakımı sanki doğurmayanın yapamayacağı bir işmiş gibi...

Bu konuyu daha da uzatabilirim amma ve lakin uzatmak istemiyorum. Özetle; bütün bu işleri yapmakla rolleri biçilmiş kadınların gidip de siyasi mekanizmaya girmesi; bunun için vakit ve nakit bulması; hele ki pastanın % 95lik kısmına paylaşmak istemeyen erkekler sahip iken .. ZORDUR!


İster fiziksel şiddete uğrasın,ister tecavüze uğradı diye ölümlerden ölüm beğensin(tecavüzcüsüyle evlenmesi ya da babasının öldürmesi) ister cinsel şiddet görsün, ister haklarını kullanamasın, ister yapması gereken toplumun beklentilerini yapmak zorunda olsun, her kadının sorunu temelinde benzer şeylerdir.

Benim umudum var..sivil toplumda bir tuzumuz bulunmakta fena mı?;)

by MS

.."özü insanca yaşamak olan bir kavrama öcüymüş gibi bakmaz"... o vakit..



Sadece Başbakan değil, kadın-erkek eşitliğini yanlış anlayan. Bu bir kültür ve sistem sorunu. Toplumsal önyargıların, hele de 'düzeni' dönüştürmeye niyetlenmiş olanlara karşı geliştirilen inatçı itirazların güçlendirdiği bir dizi yanlışlıklar komedisi.

Bir kanaat, öyle ya da böyle siyasi itibara sahip biri tarafından telaffuz edildiğinde, kemikleşme eğilimi gösterir. Süreç içinde kendi taraftarlarını yaratır veya mevcut tarafları güçlendirir. O sözü söyleyen, elbet sözün varacağı yeri hesaba katmıştır. Ne var ki, hiç endişeli değildir, zira kanaatini pamuklara saracak bir kitlesi, karşısında hazır ve nazırdır. Ve söz ağızdan bir kez çıkar. Üstelik kurgulanmış konuşma metinleri ne kadar kontrollü ve ‘siyaseten doğru’ ise, anlık reflekslerle ağızdan dökülüverenler de o kadar ‘gerçek’tir. Tabii ki anladınız: Başbakan’ın siyaset tarihine geçen son incisinden söz ediyorum. “Kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” başlıklı son çalışmasında da belirttiği gibi Başbakan, kız kardeşlerimizin yüzlerce yıldır mücadelesini verdiği eşitliğe hiç mi hiç inanmadı. Teşkilatı da, sempatizanı da, tabanı da buna inanma ihtiyacında değildi. Sahi, eşitlikten ne anlıyorlardı acaba?

 


Bu örneği kolumuzun altına alıp, bunu bahane edip diyelim, eşitlik, feminizm, demokrasi gibi, üzerinde zinhar uzlaşamadığımız, uzlaşmak mümkün olmayınca da “farklılıklarla birarada yaşamak zenginliktir” gibi uydurularla içimizi rahatlattığımız kavramlara bir göz atalım.




“Kadın-erkek fırsat eşitliği diyoruz. Haklar konusunda eşitlik diyoruz. Yoksa fiziki eşitlikten bahsetmiyoruz. Kadın-erkek fiziki olarak hiçbir zaman eşit olamaz. Bu mümkün değil. Mümkün olur mu? Erkek erkektir, kadın kadın. Ama bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır. Her ikisi birarada olduğu zaman birbirini tamamlar ve o zaman aile meydana gelir.”

Başbakan, Hatay’da okul açılışında yaptığı konuşmada böyle diyordu. Eşitliği, biyolojik kadın ve erkeklerin fiziksel olarak aynılaşması olarak tarif eden bir bilinçaltının ürünü bu sözler. Eksik bilgi. Belki de doğrusunu siyaseten reddetmenin sonucu. Bazen eksik bilmeyi erdem sayarız çünkü!

Sadece Başbakan değil eşitliği yanlış anlayan. Bu bir kültür ve sistem sorunu.
Toplumsal önyargıların, hele de ‘düzeni’ dönüştürmeye niyetlenmiş olanlara karşı geliştirilen inatçı itirazların güçlendirdiği bir dizi yanlışlıklar komedisi... Sözlü kültürden gelen bir toplumun, sözle üretilebilecek yığınla anafikir olduğu halde, -genlerindeki kolaycılık ve fırsatçılıktan belki de- bu olanağı kullanmayıp duyduğuyla yetinmesinin bir sonucu... Oysa kütüphaneler eşitliğin ne olduğunu anlatan metinlerle dolu.

Mitler her ne kadar kadınların ‘ata’sının bir kaburga kemiği olduğunu söylese de, feministler hiçbir zaman kemik ve kas hesabı yapmadı; bir erkek 100 kilo yükü kaldırıyorsa ben de kaldıracağım demedi. Bunun adı argoda başka bir şeydi.

Feministler şunu yaptı: Haklar ve özgürlüklerde çifte standarda karşı çıktı. Bir cinsin sırf bedensel yetenekler ve o meşhur/meşum öğretilerden dolayı bir diğer cins tarafından ezilmesine, simgesel ve fiziksel olarak yok edilmesine itiraz etti. Hakkımız hukukumuz konusunda karar verenler kadınları da görsün diye emeğimizi görünür, sesimizi duyulur kıldı.

Feminizm öcü değil.Tıkır tıkır işleyen bir düzen var. Bu düzende kadınlara ayrılmış localar belli. Ya hakkını, emeğini, kimliğini, bedenini, özgürlüğünü savun ve lanetlen; ya da eril dile itaat et, hak savunusuna itiraz et, erkek aklına hizmet et ve mutlu ol! İlkinde olduğu kadar, ikinci locadakiler de bizleriz; bizim güçsüzleştirilmiş olanlarımız onlar, sözü yok edilip patates çuvalı gibi bir kenara itilmiş olanlarımız. Onlar da biziz. Ama dönüşebiliriz. Bedenimiz üzerindeki tasarrufumuzu savunmanın bizi ‘kötü kadın’ yapmayacağını, feministlere katılmanın evdeki kocamıza düşman olmamız anlamına gelmeyeceğini, çocuğumuz tembel veya suça meyilliyse, sırf anneyiz diye suçluluk duymamamız gerektiğini çünkü onu yetiştirenin sadece anne olmadığına önce kendimizi ikna etmeyi... Bunları ve çok daha fazlasını öğrenebiliriz.

İşte o zaman, eşitlik korkulacak bir şey olmaz. O zaman, başbakanlar dahil kimse, özü insanca yaşamak olan bir kavrama öcüymüş gibi bakmaz. İşte o zaman biz, kendimizi iyi ve güvende hissederiz.

Eşitlik talebi elbette ki kemiklerimizin ağırlığını, kaslarımızın sayısını, kıllarımızın oranını eşitlemek için değildir. Eşit ücret, eşit yurttaşlık, eşit haklar içindir. Bunda anlamayacak ne var? Yalnızca fırsat eşitliği deyip geçemeyiz. Siyasetçiler mesailerini geçirdikleri Meclis’e dikkatle baksalar bunun ‘fırsat’tan çok daha öte bir konu olduğunu görürler. Neden yasalarda kadınların siyasi mekanizmalarda görev almasına engel olmadığı halde bu kadar azız Meclis’te? Kadınların kendilerine ait taşınır-taşınmaz mallara dair sahiplikleri kritik eşiğin bile altındayken, siyasete erkek dili bu kadar hakimken, kent değiştirmek ya da sabahlara kadar genel kurul salonlarında kalmak evdeki çocuğun ihmali anlamına gelip kadınlara “Ne biçim annesin sen” diye geri döneceğinden... Hangi birini sayalım? Demek ki eşit fırsatlar yaratmakla olmuyormuş değil mi?

Feminizm, bir yapabilirlik mücadelesidir. Eşitliğe inanmayanlar için ise kadınların aklına nifak sokup düzeni bozan, kutsal aileyi darmaduman eden bir şey... Çünkü feminizm, ailenin anti-tezidir, bir bölücülük pratiğidir kimilerine göre. Toplumu kadınlara ve erkeklere böler! Kadınlar seslerini çıkarırsa aile dağılır çünkü! Vur tahtaya!

Feminizme haşerat muamelesi yapanlar sadece eşitlik karşıtları mı? Değil. “Ben kadın-erkek eşitliğini her zaman savunuyorum, ama Allah sizi inandırsın feminist değilim” diyenleri ne yapacağız? Onlara öğreteceğiz, eşitliğe inanmışsan feministsin diyeceğiz. Ne güzel bak, hayatta yapıcı bir ideolojin oldu diyeceğiz. Bu ‘izm’in içinde kendini tarif etme becerisinin, demokrasiyi içselleştirme deneyimiyle baş başa gideceğini, bunun da bizi iyi yurttaş yapacağını anlatacağız onlara. Gündelik siyaset eşitlik tartışmaları odağında anti-feminist literatürü geliştirmeye kendini adamış olsa da, biz yılmayacağız. Yıkıcı ideolojilere, örnekse savaşa veya muhafazakârlığa nasıl mesafeleneceğimizi birlikte öğreneceğiz. Ama bu yolculukta, feminizmi yakasında rozet gibi taşıyan kadınlardan da olmayacağız; bir yandan kıdemli feminist olmakla övünürken, diğer yandan her türlü ezici politikaya dair öğrenilmiş davranışlarını bir kenara bırakamayıp, cinsiyetçi, ayrımcı, kimi zaman şiddet ve nefret içeren dile teşne kadınlar olmayacağız.


Bizim yapacağımız iş belli: Eşitliğin evrensel tahayyülde kadın-erkek hepimiz için kurtarıcı bir mücadele olduğuna inanmak. Buna da artık kimi inandırabilirsek... Demokrasiyi inkâr etmeyen, eşitliği de edemez. Zira toplumsal cinsiyet eşitliği demokrasinin bir gereğidir. Sizce de öyle değil mi?

SELEN DOĞAN


RADİKAL 2 / 08/08/2010