31 Aralık 2009 Perşembe

tanırsınız benim gibilerini. .

Kelimelerle ifade edilemeyecek bir hal... Artık bir şeye şaşırmıyorum, büyüdüm galiba da ondan bu durum. Küçükken ne çok şaşırcak şey olurmuş meğer! Her halde taş yağsa, şaşkınlığım 5 dakikadan fazla sürmez... Büyük konuşmamak lazım tabi:D

Bir yıl daha bitti, iyisi ve kötüsüyle... Yeni yıla aktarmak istediğim çok az şey var aslında, güzel dostluklar ve aşk dışında her bir şey kaladabilir, bir mahsuru yok bence...

Kontrol altına alamamak, hayır diyememek...

Benim gibi birinin hayatının kolay olmayacağını 5 yaşımda farkettim ama zor geliyor artık iyice... Güzel bir şeyler oluyor olmalı hep! Baktığın yere göre değişir tabi denilebilir, bardağın dolu kısmını göremeyecek, hatta o tarafa bakamayacak kadar yoruldum belki de, ondan...

Eminim bu yazının bir akışı olmadı, karman çorman.. şu anki meliha gibi...

İyi şans olsun, bizden yana olsun...

19 Temmuz 2009 Pazar

Ne olur uyan!


Ben küçükken savaşları oyun bilirdim

Ben şimdi büyüdüm ve oyun bitti


Ben küçükken benim için oyun oynayan askerler
Şimdi gözlerde damla


Ben küçükken benim için oyuncak olan tüfekler
Şimdi kalplerde yara


Ben küçükken bana masallar anlatan babam

Şimdi boynumda madalya


Ben şimdi büyüdüm ve oyun bitti


Haydi artık mezarından çık baba!


Uyan baba, oyun bitti diyorum

Artık bu madalyayı takmak istemiyorum!


Madalya soğuk

Madalya senin gibi sıcak ve şefkatli bir kalbe sahip değil,

Madalya konuşamaz

Madalya bana masal anlatamaz


Ve ben, bu yüzden mezarından çıkmanı

Ve bana masal anlatmanı istiyorum


Sanma ki burada yalnızım,

Burada benim gibi

Babalarına oyunun bittiğini ve uyanmalarının gerektiğini söylemeye gelen

Bir çok çocuk var..


Uyan baba, ne olur uyan!



Meliha Sunay

9 Temmuz 2009 Perşembe

'Neyse'


'Neyse' demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. Bazen 'gibi yapmak' da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. İnsan 'neyse' demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir.


Kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. Uzatacak ne var, insan 'neyse' demeye başladığında, 'ne sabahtır bu mavilik ne akşam' duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. İkindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir.


Hiçbir şey 'neyse' demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.


Sizin de 'neyse' demekten, 'peki' demekten yorulduğunuz olmuyor mu? 'Neyse' demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu?


İnsan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. Unutma! Unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. Unutarak yaşamak: 'Neyse' demek mi? Her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. Geri alıyorum söylediğimi, 'neyse' demek 'Bu da geçer ya hu' demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek. Çok yorgunum hatırlamaktan demek, belki de başka hiçbir şey dememek.


Attila İlhan'ın dediği gibi: "İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur/ tutsak ustura ağzında yaşamaktan" demek.


Yazı da yorar bazen insanı, 'neyse' diye yazmak bile ağır gelir, kelimeler eline gelmez olur, 'nasip' diye baktığın kelimeler bile gönülsüz, uzak durur yazıya. (Bakınız: 'Neyse' adlı bu yazı.) Yalnızca yazı mı, şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır.


Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen 'neyse' yorgunluğunu taşır. Tomris Uyar'ın unutulmaz hikâyesi 'Metal Yorgunluğu'nu okuduysanız, beni daha iyi anlarsınız. Uçakların yorgunluğunu anlatmak için kullanılan bu deyimden, insanın düşmesini, kelimelerin düşmesini de anlayabilirsiniz. Metal yorgunluğu sürtünmeden kaynaklanıyorsa, insanın yorgunluğu da karşılaşmaktan, çarpışmaktan, kelimelerin yorgunluğu, insanın acısını alır diye, ağır cümlelere, dizelere bir teselli olarak yerleştirilmekten neden kaynaklanmasın?


'Neyse' diye başlayan bir yazı ne anlatabilir? 'Neyse' diye bir yazıyı okuyan bunda ne bulabilir? 'Neyse' diye yazan, yazmış bulunmakla kurtulabilir mi bu duygudan? 'Neyse' diye yazmanın ne faydası var? Hiç.


Şimdi 'neyse' demek iyi midir? İsterseniz iyi olsun, biri 'hiç' diye, biri 'terörist' diye öldürülen iki çocuğun henüz sıcak gözleri üstümüzdeyken... Burası da kalbin, vicdanın, hiç yorulmasını beklemediğimiz şeylerin yorulduğu yerdir, insan hatırlamaktan, hatırlatmaktan yorulur. Belki bu yazıyı unutmak en iyisi, ben unutmaya hazırım, isterseniz siz de unutun.


Kelimeler beni bağışlasın, cümleler özrümü kabul etsin, siz de üzerinde durmayıp 'neyse' derseniz... 'Hali pür melal'im anlaşılmş olur: İnsan bazen en çok kendinden yorulur!

27 Haziran 2009 Cumartesi

biliyor musun nereden geliyorum?


biliyor musun nereden geliyorum?


oradan, senin gidecegin yerden.

en dibinden acilarin en içinden sevinçlerin.

ikimizin gidecegi yerden.

oradan, ikimizin oldugu yerden.

çevremizden gelen etkilerden siyrilip,

kendiligimizden olustugumuz yerden.

oradan, bizim yerimizden.

ikimizin de geldigi yerden.

yenilgiden üzüntüden

yesillikten mavilikten.


biliyor musun nereden?

yasamin en dibinden.

içtenligin en içinden.


sen ve ben neden gelmissek ve gideceksek o yere,

o yerden kendiligimizden,

gidecegiz ve gelecegiz o yere yeniden.


sen ve ben

yeniden ve yeniden.


senin elin serin elin.

benim elim derin elim.

senin elin benim elim

benim elim senin elin.


senin elim benim elin.

dingin elin suskun elim.


gidiyorsun…

bütün isiklarimi göndersem seninle aydinlanir misin?


gidiyorsun…

bütün sevinçlerimi göndersem seninle mutlanir misin?


gidiyorsun…

bütün hüzünlerimi göndersem seninle üzülür müsün?


gidiyorsun…

bütün acilarimi göndersem seninle yikilir misin?


ben üzüntülü ve yikik kalirken

sen aydinlik ve mutlu git isiklarimla ve sevinçlerimle.


üzülme yikilma aydinlan mutlu ol.

isik ol

aydinlik ol

sevinç ol

mutluluk ol.


birak bana hüzünleri,

üzüntüleri acilari, yikimi.

al götür isiklari,

aydinligi sevinçleri, mutlulugu.


gidiyorsun…

bütün kendimi göndersem seninle götürür müsün?


bak, denizdeyim diyecektim.

bir serin ürperti yaladi geçti dalgalari, diyemedim.


zaten yoktun ki.


kim bilir nasil kuru,

nasil tozlu

nasil gürültülü.

ama, belki

nasil da renkli,

nasil canli

nasil dingin bir yerdeydin günboyu.


simdi son piriltilar çekilirken sularin üstünden,

sen,belki

nasil kuru,

nasil cansiz

nasil bogucu bir yerdesin.


ama, belki de

nasilsa renkli,

canli, dingin, yerliyerindesin.


ama yoksun ki.

bak, denizdeyim diyecektim, diyemedim.


oraya senin oldugun yere baktim.

bir serin ürperti gibi yaladi geçti dalgalari

o eski deyis: How do I love thee? Let me count the ways.


gördüm seni. geldin gözümün önüne.

nasil da duru, nasil ari nasil canli.

kuru, cansiz, bogucu yerinde,

bütün bezginliginin içinde denizde gibiydin.


ama yoktun ki.

bak, denizdeyim diyecektim.

bir islak esinti düstü dalgalarin üstüne,

diyemedim.


zaten yoktun ki.


yokum ben sensiz

yoksun sen bensiz


benimle sen

seninle ben


var misin?

yok musun?

yok musun?

var miyim?


orada beni düsünüyorsun hissettim bunu.

bir siddetli rüzgar gibi asarak tepeleri

geçerek bogazlari ulasti buraya geldi

dokundu bana düsünmen beni.


orada beni düsünüyorsan hissetmelisin bunu.

bir rengarenk isin gibi asarak tepeleri geçerek

bogazlari ulasmak oraya gelip dokunmak istiyor

sana düsünmem seni.


Oruç Aruoba

-ebilmek


Eğer çevrendekiler akıllarını kaybetmiş ve bunun için seni suçlarken,


sen aklına sahip olabilirsen;


Eğer herkes senden şüphelenirken sen kendine güvenirsen,


ama bir yandan da onların şüphelenmesine anlayış gösterirsen;


Eğer bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan;


Ya da sana yalan söylese bile yalan söylemezsen;


Ya da senden nefret edildiği halde nefret etmezsen;


Ve bütün bunlara rağmen kendini beğenmez ve ukalalık etmezsen;




Eğer düş kurar ama onların esiri olmazsan;


Eğer düşünebilir ama düşünmeyi tek amaç haline getirmezsen;


Eğer zafer ve felaketle karşılaştığın zaman


Bu iki çeldiriciye eşit muamele yaparsan;


Eğer söylediğin doğru şeylerin ve anlattığın gerçeklerin


ahmakların tuzağa düşürmek için saptırıldığını görmeye dayanabilirsen;


Ya da hayatını adadığın şeylerin yıkıldığını izleyip sonra onları elinde kalanlarla inşa edersen;


Eğer bütün kazandıklarını biriktirip,


Sonra hepsini bir defada kaybetmeyi göze alabilirsen,


Ve kaybedip tekrar en baştan başlarsan,


Ve hiç bir zaman kaybından söz etmezsen;


Eğer yüreğini, iradeni ve gücünü son damlasına kadar zorlar,


Ve dayanırsan;


Eğer kalabalıklara hitap eder ama ahlakından taviz vermez,


Veya krallarla birlikte olur ama başkalarını küçümsemezsen,


Eğer ne dostların, ne de düşmanların seni üzemezse,


Eğer herkese saygı duyar ama ayırım yapmazsan;


Eğer önemli anların değerini bilirsen,


Yeryüzü ve onun içindeki her şey senin olur,


Ve daha önemlisi, çocuğum, İNSAN olursun.

o işte. .


kendi olarak, sana gelen

sana gereksinimi olmadan, seni isteyen

sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen

kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan

o, işte...

ki, işte. .


Yaşamın, beklediğinin gelmemesi – ki, işte:

senin de,

gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.